“devletle her şeye rağmen yürüyen seviyeli birlikteliğimiz bugün itibariyle son buldu. artık ilişkimizde seks var. hatta her tarafta var. tabuları tersten kırdık. tüm ülke oturduk, anne, baba, anneanne demeden kürtaj, sezaryen, nekrofili konuşuyoruz.”
(…)
“‘kürtaj cinayettir’ tekrarlarıyla öyle bir damga vuruldu ki, en cüretkar kadınlar bile çocuğunu ne zaman doğuracağına karar verme hakkını savunmak için cinsel istismara uğrayanların, zorla evlendirilenlerin ya da şiddet gören kadınların arkasına sığınarak konuşmak zorunda kalmaya başladı. böyle bir zorunluluk yok. aksi, taviz vermektir.”
30. yaş gününde içindeki kadın olma arzusunu fark eden transgender bir erkekle, tüm bu süreçte ona destek olmayı eksik etmeyen kız arkadaşını ve karakterimizin aile-çalışma-özel hayatının yaşadığı değişimleri anlatan yeni xavier dolan filmi. yine hayranlıkla şaşkınlığı birarada yaşatacağa benziyor xavier dolan.
kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber elbette kırlardan kırlardan gelecekler başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri söyleyin nasıl dayanılır dükkânlara depolara bu katran kokusu başka türlü nasıl geçer
sonsuza varmadan bir önceyiz sanki -o sayının da bir adı vardı unuttum- her şey öyle saydam öyle madensel kapıların kilitleri açık ve herkes uykusuz hepsinin elinde bir saat bir sümbülteber
eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna artık bu yokları var etmeyi usladık ağaçları budadık ormandan balıkları tuttuk denizden hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber
hey koca dünya nasıl avucumuzdasın nasıl da parlıyorsun ey gözleri maden çözdüğüm bütün bulmacalardan zorludur yüreğin elbette kırlardan gelecekler kırlardan kırlardan gelecekler ellerinde sümbülteber
ey güzelim sümbül ve teber ey canım gördüğüm sanki o değildi sanki kuşlar albümünden bir maden
sevdiğim en güzel şarkı, kollarını belime doladığınla ilgili olan. parmağımı bıçakla kesmeme ve beni apar topar hastaneye götürmemize gerek kalmadan, her an benim farkıma var. en güzel uykularıma yorgan ol. en uzak geleceğime yakınlaş, masallar, hayvanat bahçesi ve 29 ekim’le ilgili olan. ama ilk önce gözlerime bak, çünkü her şey orada.
i can’t imagine ever being able to love someone and then stop loving them some day and love someone else. maybe it’s naive, but i really think that if i ever really fall in love with someone, it won’t ever end. i will love him until my heart stops beating, no matter if the relationship works out or not.
birisine karşı beslediğin sevginin nedenini düşündüğünde, sadece bir hafiflik hissediyorsan, o’nu nedensiz seviyorsundur. birisini nedensiz seviyorsan, belirli bir sınırı olmaz bu sevginin. çok seversin. az seversin. bazen görmezsin. bazen özlersin. herkesten ve her şeyden çok o’nu görmek istersin. hiç beklemediğin bir anda, o karşındayken, “hassiktir ben onu seviyorum” dersin. farkında değilsindir, çünkü nedensiz seversin. farkına vardığındaysa, içine sığmayan bir sevgi vardır. işin kötüsü, bunu kendi ellerinle -aklınla- bitirmek istesen de bitiremezsin. çünkü bu sevginin ’neden’i olmadığı için ’sonuç’u da yoktur.
elimde kalem, önümde patoloji notları kalakaldım. durup saydım, tam 6 gündür evden çıkmıyordum. çünkü cuma günü sınavım vardı. günde dört-beş saatlik uykular, oku oku bitmeyen notlar, ezberlenecek ilaçlar, durmadan içilen kahveler: tanıştırayım, tıp fakültesi 3. sınıf eğitimi. sonra durdum, gaziantep’te hasta yakını tarafından bıçaklanarak öldürülen doktorun haberi okudum. kalakaldım. dedim ki, ne için çalışıyorum ben burada? neden kafamı eskitiyorum? şu baharın yeni geldiği havada, dışarıda gezip dolaşmayı seçemez miydim? yahu ben ortaokulda iyi bir anadolu lisesini, lisede de tıp fakültesini kazanmak, şimdi ise fakülteden mezun olabilmek için geceler gündüzlerce çalışıyordum! hem de bunca senedir? neden o çalışmalar bitmiyordu? hayatımın şeklini, dinamiğini, bu fakülteye göre ayarlamıştım. zira doktorluk sadece bir meslek değil, yaşam biçimi de oluyordu. nöbetiyle, mecburi hizmetleriyle, rotasyonlarıyla..
ama kahroldum bu haberle resmen. bilmiyorum, bunu en iyi nasıl açıklayabilirim ama hizmet verirken öldürülen 30 yaşındaki genç bir insandan bahsediyoruz. yıllarca başarılı olmak adına okudu, tıp fakültesini kazandı. tıp fakültesinde, sabahlara kadar ders çalıştı. 6 sene boyunca, gittikçe azalan yaz tatilleriyle, okudu, okudu, okudu. mezun oldu. tus’u kazandı. ki bir tus için nasıl çalışılıyor biliyor musunuz? insanlar, hayatlarından [en iyi ihtimalle] 8-9 ayı alıp kenara koyarlar. yaşanmamış sayarlar çünkü işin ucunda uzmanlık kazanmak vardır. evden çıkmamacasına, 6 senelik eğitim bilgisini sindirip, öğrenirler. nöbetiydi, teziydi derken en az 5 sene süren uzmanlaşmadan sonra tayininiz nereye çıkarsa, 5 yıl içinde kurduğunuz düzeninizi yıkıp, oraya gidersiniz.
sonra bir gün, ameliyatta kaybettiğiniz hastanızın [ki bahsi geçen hasta 80 yaşında. ameliyatı kaldıramaması kadar doğal bir şey yok] 17 yaşındaki salak ve cahil torunu tarafından “planlanan” bir saldırıya maruz kalırsınız. öldürülürsünüz.
ya, daha sen kaç yaşındaydın ki ersin kardeşim? 30 yaşındasın. uzmanlığını yeni tamamlamışsın. yeni yeni para kazanıyorsun. daha gün görmemişsin yahu! eşin hamile, baba olacaksın. ama sen daha yaşamadın ki? ve yaşayamayacaksın da.. dangalak, beyinsiz, gerizekalı 17 yaşında bir çocuk tarafından öldürüldün çünkü. hikaye somut olarak böyle. ama sana o bıçağı saplayan, o cahil ve henüz büyümemiş “çocuk” değil ki sadece: suç, o çocuğun arkasındaki ondan da cahil ailesinde.. evde artık neler konuşulduysa, nasıl bir kin varsa içlerinde, 17 yaşındaki çocuğun aklına böyle bir intikam planı gelmiş. suç, her fırsatta “aman doktorun yanına bırakmayın, doktoru şikayet edin!” diye halkı galeyana getiren doktor düşmanı siyasetçilerde. suç, günden güne vicdansızlaşan şu türk halkının eline “hasta hakları” diye bir zımbırtının verilmesinde. suç, bu kadar halkın bu kadar körleşebilmesinde. (bkz: türk halkının doktorlardan nefret etmesi/@eloise vera)
bu canım devlet, ayda 4-5 nöbet tutan doktoruna karşılık olarak toplam 260 lira falan veriyor. o parasına göz diktiğiniz doktorlar, aslında küçük bir hesap yapınca, acınası hale geliyorlar. zira siz evinize temizliğe gelen [lise mezunu bile olmayan] yardımcı kadınlara gündelik olarak 100 lira verirken; en iyi ihtimalle 11 yıllık üniversite-uzmanlık eğitimi almış, o günün 24 saatinde uykusundan feragat ederek, hastalara yetişmeye çalışarak, eşinin ve çocuklarının yanında olmadan, o hastaneye kapanarak hizmet veren doktora verilen nöbet parasının karşılaştırmasını yapmak kolay. zor olan, insanların emeklerini değerlendirirken, bunu vicdanınızı kullanmadan yapabilmek. [recepcim, zor mor sınır tanımıyorsun]
geçenlerde adana’da gerçekleşen bir hekime yönelik şiddet olayının davası sonuçlandı. bilinen hikaye, işte hasta gidiyor bir kadın doktoru, yoğun bakımlık edene dek dövüyor. doktor, hastaya karşı dava açıyor. ama işin mühim kısmı, hakim neye karar veriyor biliyor musunuz? saldırganın, bir daha buna benzer bir eylemde bulunmayacağı intibasında bulunarak, saldırganı serbest bırakıyor.
yoğun bakımlık edilene dek dövülen kişi bir doktor değil de o hakimin meslektaşı olsaydı, tavrı nasıl olurdu hakikaten merak ediyorum. hiçbir zaman doktorları anlayamamış, empati yoksunu, hayatı boyunca da hiçbir bok olamamış adamlar, siyaset meydanında at koşturursa, alınan hukuki kararlar da, doktor maaşları da, gün geçtikçe artan doktora şiddet haberleri de böyle kalır.
senin aklın alabiliyor mu ama hakikaten? bir doktor, hastasına bilerek zarar vermek ister mi? sen, biliyor musun, tıp fakültesinde öğretilen ilk şeylerden birisi nedir? primum non nocere. yani, öncelikle zarar vermeyeceksin. fakülteye adımın atar atmaz öğrendiği ilk şey bu olan bir insana sen napıyorsun? öldürüyorsun be, öldürüyorsun! dövüyorsun, küfrediyorsun, saldırıyorsun. o sana ne yapıyor? hizmet etmeye, sağlığını kazanmana yardımcı oluyor. kendi zevklerini, seçimlerini, ailesini, sağlığını, bir kenara bırakıp, senin için çalışıyor.
çocukken, ileride doktor olunca başıma gelmesinden en çok korktuğum şey, bir hastaya müdahele ederken, bulaşıcı hastalık kapmaktı. olmayan şeyler değil neticede. takılan eldivenin bile koruyamadığı, iğnenin bir anda batıp çıktığı durumlar oluyor. 12 yaşındayken, işin bu tehlikesinin farkındaydım. ama bunu metanetle karşılıyordum. 12 yaşındaki bir çocuk değilmişçesine, inanılmaz bir idealizmle tıp fakültesini istiyordum.
şimdi tıp fakültesindeyim. 21 yaşındayım. doktor olunca başıma gelmesinden en çok korktuğum şey, ne yazık ki artık bulaşıcı hastalık kapmak değil. ben, olan biten tüm olayların, halkın ve devletin bu çirkin tavırlarının, beni etkilemesini, insanlara karşı inancımı kaybetmeyi istemiyorum. ben, verdiğim emeğe saygı duymayan, suratsız hastaların karşısında, mesleğinden nefret eden birisine dönüşmekten korkuyorum. ben, aldığım eğitimi seviyorum ve insanlara yardım etmek istiyorum. ben, yaşamak istiyorum.
we wanted to find love. we wanted success. until nothing was enough, until my middle name was excess. somehow i lost touch when you went out of sight. when you got lost into the city got, lost into the night. you carried all my hopes until something broke inside. but now we float. take life as it comes.
this is kind of about you. this is kind of about me. we just kinda lost our way. we were looking to be free. but one day we’ll float. take life as it comes.
bu kadar aptal olabilmeme şaşıyorum. seni inatla hayatıma sokmak konusundaki kararlılığıma. senin için inatla hep kenarda bir temiz çarşaf tutmama. perdenin arkasında gidilmemiş tiyatro biletlerini biriktirmeme. el yazını gözbebeğime kazımama. bileğimden kendimi sana bağlamama. gözlerimle evini aramama. bunları 5 senedir inatla yapabilmeme şaşıyorum. 5 yıldır, kötü şeyleri unutan ve sadece senin yanında huzur bulacağına inanmış aklıma şaşıyorum.
sana yürüsem, yanında yürüsem, bu bir tek boy farkı değil. okuduğum/okuyacağım hiçbir kitapla kapanmayacak farklar: yıl farkı, aklımın farklı, çocukluğumun farkı, inandıklarımın farkı, istediklerimin farkı. hiç mi aynılık yok? bunu birkaç kez söylemiştin ve ben de buna inandırmıştım kendimi. benziyoruz demiştin. yazılarında kendimi buluyorum demiştin. ama bir şey söyleyeyim mi? ben hiçbir zaman senin yazılarında kendimi bulmadım. ben o kızdım. senin sevdiğin kızlardan. bak mesela, sevdiğin kızda kendimi bulabilirdim, ama sende asla. yüzümden tut, çeneme, freudiyen haritamdan tut, huzurumun başkentine dek aynısıydım.
bundan 5 sene önce ulaşmayı düşünemeyeceğim bir yerdeydin. hala öylesin. evini biliyorum, sesini biliyorum, yolu biliyorum, seni istediğimi biliyorum. ama gelemiyorum. sen beni hayatında daha çok görmek istediğini söylüyorsun içki masasında ama ben sana en çok ihtiyaç duyduğum anlarda ulaşamıyorum.
ben senden ne yapabilirim ki? bir arkadaş? yanımda, ihtiyacım olduğunda, olmayan bir arkadaş? tüm yaralarımın üzerinden 15 yıl geçtikten sonra halimi sorabilecek bir arkadaş? bir sevgili? beni istediği gibi manipüle edebilecek bir sevgili? beraberinde promosyon olarak eski sevgilisini getiren bir adam? bir yabancı? beni toparlayabilecek tek şeyin, onun sarılması olduğunu bildiğim bir yabancı? her hayalkırıklığımdan veya kendimde keşfettiğim her yeni parıltıdan sonra “bunları paylaşmalıyım onunla!” dediğim bir yabancı?
ben seni hiçbir yere koyamıyorum. o kadar büyüksün ki ne içinden çıkabiliyorum ne de içimde bir yer açabiliyorum.